Karakter boyutu :
ZİKRİN EHEMMİYETİ

ZİKRİN EHEMMİYETİ

Tarih 26 Aralık 2015, 13:18 Editör reşat tula

Sözlükte; “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamındaki zikir (zikr) kelimesi dinî literatürde; “Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında kullanılır. Zikir dil veya kalp ya da her ikisiyle beraber yapılır; bu ise ya unutulan bir şeyi hatırlama ya da hatırda olanı muhafaza etme şeklinde olur.

Sözlükte; “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamındaki zikir (zikr) kelimesi dinî literatürde; “Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında kullanılır. Zikir dil veya kalp ya da her ikisiyle beraber yapılır; bu ise ya unutulan bir şeyi hatırlama ya da hatırda olanı muhafaza etme şeklinde olur.

Evet, zikir, Allah [Azze ve Celle] ile kul arasında irtibatı ve münasebeti kuracak en önemli vasıtalardan biridir.

Zikir; ibadetin özü ve özetidir.

Zikir, kalpten gaflet perdesini kaldırır, kişiyi Allah’a [Azze ve Celle] yaklaştırır ve O’na dost eder.

Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz şöyle buyururlar: “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri kadardır. Bu yolların en kısası ve en yakını zikrullahtır.”

Zikrin belli bir vakti ve bir mekânı yoktur. İnsan, karada, denizde, havada, seferde, zenginlikte, fakirlikte, hastalık anında, ayakta ve otururken, yatarken ve gezerken, gizli ve aşikâre olarak, her zaman ve her yerde Allah’ı zikredebilir.

Nitekim Al-i İmran suresi 191. ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır; “Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”

Nisa suresi 103. ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur: “Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerindeyken Allah’ı anın....”

Bütün Mahlûkat Cenab-ı Hakk’ı tesbih etmektedir.

Semavat, arz ve içindeki bütün mahlûkatın, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve hamd ettikleri İsra suresi 44. ayet-i kerimede şöyle ifade edilir: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan her şey (melekler, cinler) onu hamd ile tesbih eder. Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız. O, hakikaten halimdir, gerçekten bağışlayıcıdır.” Semavat ve arzdaki her mahlûk, denizdeki balıklar, ormandaki ağaçlar ve dağlardaki çiçekler Allah’ı [azze ve Celle] tesbih ve ta’zim ederse, elbette ki; Cenab-ı Hakk’ın en büyük, en itibarlı, en sevgili ve en şerefli mahlûku ve yeryüzünün halifesi olan insanın ondan istisna edilmesi düşünülemez.

Zikrullah, ruhu aydınlatır, kalbi tatmin eder. Nitekim Ra’d suresi 28. ayet-i kerimede Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır; “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.”

Evet, Allah u Teâlâ’nın kudret ve azametini, lütuf ve keremini hatırlamak ve tasdik etmek ile kalp huzura kavuşur, sükûnet bulur. Kalpte bir inşirah, bir itimat tecelli eder. Vicdanlar ıstıraptan kurtulur, huzura kavuşur. Zira kalp, imanın mahalli, marifet ve

muhabbetin, sıfat ve esma-i ilahiyenin tecelligâhıdır. Bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir.

Kalp, iman, marifet, muhabbet, zikir ve fazilet gibi ulvî hakikatlerle kıymet kazanır, nurlanır ve ancak onlarla tatmin olur.

Allah zikredilince mü’minin kalbinde havf ve haşyet, O’na karşı tazim ve tebcil hissi tecelli eder. Müminin imanı artar, kalbi nurlanır.

Evet, kalp, Allah’a dost olmanın, O’nu sevmenin ve O’nu zikretmenin şevk ve heyecanı ile mesrur olur. O cemalin didarına -velev bir saniyecik olsun- nail olmak, o kalp sahibi için cennetlere değişilmez yüksek bir makamdır.

Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz, zikrin ehemmiyetini şöyle ifade etmektedir:

“Cennet ehli hiçbir şeye hasretlik çekmeyecek, ah vah etmeyecek, diz dövmeyecek. Ancak dünya Allah’ı zikretmeden geçirdiği saatlere pişmanlık duyacaklardır.” “Âdemoğlu, zikrullahtan daha ziyade kendini Allah’ın azabından koruyabilecek bir amel işlememiştir.”

“Hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah u Teâlâ yedi sınıf insanı kendi rahmet gölgesinin altında gölgelendirir. Bunlardan birisi de; kimsenin bulunmadığı yerde Allah’ı zikredip, Allah korkusundan gözleri yaşaran kimsedir.” “Allah indinde, sizin gümüş ve altın sadaka vermenizden, cihat yapmanızdan daha âlâsını ve daha ulvisini haber vereyim mi?” Sahabe Efendilerimiz; “Buyur Ya Resulellah!” dediklerinde Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz; “Zikrullahtır.” diye cevap verdiler.

“Akşam ve sabah Allah’ı zikretmek (tefekkür etmek), Allah yolunda kılıçların kırılmasından ve yine Allah uğrunda malı, saçarcasına infak etmekten daha faydalıdır.” İbn-i Hacer El-Askalanî bu hadis-i şerifin şerhinde şu açıklamayı yapar: “Burada zikirden maksat kâmil manadaki zikirdir. Bu ise lisanen zikrederken kalple de hamd etmek ve fikren de Allah’ın azamet ve celalini tefekkür etmekle olur. Nitekim dil, kalp ve fikirle beraber icra edilen bir zikrin sevabı hiçbir amel ile muvazeneye gelmez.

Zikrin önemini belirten bir hadis-i kutside şöyle buyrulur: “Kulum beni zikredip benim için dudaklarını kıpırdattığı müddetçe ben o kulumla beraberim.”

Evet, Allah u Teâlâ kendisini zikreden bir kulun kalbinden uzak olmaz. Onun refiki ve dostu olur. Sevgilisi ve tabibi olur. Ona şifa verir. Özür ve tövbelerini kabul eder. Günahlarını örter. Dualarını kabul eder. Musibet ve belalarını def eder. Bu durum ise Cenab-ı Hakk’ın sevgili kullarına en büyük bir ihsanı ve en mühim bir

iltifatıdır. Bu iltifata mazhar olan bir mümin Cenab-ı Hakk’ın muhabbetini hiçbir zaman kalbinden çıkarmaz. O muhabbet o kulun kalbinde parlayan bir ziya ve sönmeyen bir nur gibi devam eder gider. Evet, huzur-u kalp ve ihlâs ile zikreden bir kul [zakir], Allah [Azze ve Celle] ile ünsiyet peyda eder. Rabbimize karşı muhabbeti artar. Artık O’nun zikrini dilinden ve gönlünden bırakamaz.

Müminler Allah’ı [Azze ve Celle] zikretmekle memur ve mükelleftir. Ahzab suresi 41 ve A’raf suresi 205.ayet-i kerimelerde Yüce Rabbimiz durumu şöyle beyan eder; “Ey İman edenler! Allah’ı çok zikrediniz.”

“Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, (fakat) yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an. Gafillerden olma.”

Bu bakımdan, amel-i salihin en efdali, en ekmeli; zikrullahtır. Zira zikir muhabbetullahın en büyük vesilesidir. Cenab-ı Hak, bu ayet-i kerimelerde olduğu gibi, başka ayet-i kerimelerde de kullarını zikre davet ediyor. Ta ki, o zikir sayesinde müminler, Allah u Teâlâ’nın azamet ve kudretini düşünsünler. Gafletten kurtularak necat ve felah bulsunlar.

Yine Bakara suresi 152.ayet-i kerimede; “Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.” Buyrulmaktadır. Burada sanki Yüce Rabbimiz bizlere şöyle sesleniyor; “Ben nihayetsiz ihsanlarımla sizleri taltif ediyorum, siz de lisanınızla beni tesbih, ta’zim, tahmid ve takdis ediniz; kalbinizle de azamet ve kudretimi tefekkür ediniz.”

Burada yeri gelmişken Ustad Bediuzzaman Hazretlerinin Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlerine mukabil bizden ne istediği ve o nimetlere karşı ne şekilde şükür edileceğini ifade eden şu güzel sözlerini nakletmeden geçemem. Ustad, şöyle ifade eder;

“Evet, o Mün'im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise; üç şeydir.

Biri: Zikir.

Biri: Şükür.

Biri: Fikir'dir.

Başta "Bismillah" zikirdir. Ahirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, ''bu kıymettar harika-yi sanat olan nimetler Ehad-ü Samed'in mucize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek'' fikirdir.

Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhat ise, öyle de; zahiri mün'imlere medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakiki'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhattır. [Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek. ]

Evet, insanın Cenab-ı Hakk’ı zikretmesi, O’nun insanı zikretmesine en büyük bir sebeptir. Demek ki, insan ne zaman Allah’ı [Azze ve Celle] zikrederse, Allah [Azze ve Celle] da onu zikreder. Nitekim bir hadis-i kutside şöyle buyrulur: “Kulum beni tenha yerde zikrederse, ben de onu kendi zatımda zikrederim. Cemaatte zikrederse, ben

onu beni andığı cemaatten daha iyi bir cemaatte anarım. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir zir’a yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim. (Yani onun isteklerine süratle icabet ederim.)”

Evet, Cenab-ı Hak, ariflerin süruru, âşıkların maşuku, mücrimlerin melceidir. Allah’ın [Azze ve Celle] insanı zikretmesi, insanın O’nu zikretmesinden daha ulvi ve daha büyüktür. İnsanın, Allah’ı [Azze ve Celle] zikretmekle kalbini, ruhunu, aklını, fikrini ve lisanını tenvir etmesi, ebedi saadet ve selametini kazanmasına vesiledir. Mümin-i kâmil olmak için Allah’ın [Azze ve Celle] zikrine kalben ve lisanen devam etmek vücub derecesinde zaruridir. Zira bir mümin için, Cenab-ı Hakk’ın zikrine mazhar olmaktan daha büyük bir şeref, daha büyük bir lütuf ve daha büyük bir ihsan olamaz. Şurası unutulmamalıdır ki Allah’ın [Azze ve Celle] insanlara zikrullah’ı nasip etmesi, insanları sevmesinin bir alameti olduğu gibi, Allah’ı [Azze ve Celle] sevmenin alameti de zikrullahtır.

Hazret-i Ebu Hüreyre [Radıyallahu Anh]’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz şöyle buyururlar: "Allah u Teâlâ’nın bir kısım melekleri vardır ki onlar, yeryüzünde dolaşır ve zikir ehlini ararlar. Onlar, Allah’ı anan bir cemaat bulunca, birbirlerine: “Aradığınıza geliniz.” diyerek seslenirler. Bunun üzerine melekler, zikir ehlini dünya semasına kadar kanatlarıyla tavaf edip etrafını kuşatırlar. Rableri, onları pek iyi bildiği hâlde, Meleklere: “Kullarım ne söylüyorlar?” diye sorar.

Melekler: “(Sübhanallah, diyerek) Seni tesbih ediyorlar, (El-Hamdulillah, diyerek) Seni hamd ve sena ediyorlar, (Allah u Ekber, diyerek) Seni tekbir ediyorlar,” diye cevap verirler. Allah u Teâlâ: “O kullarım, Beni görüyorlar mı?” Melekler: “Hayır, vallahi onlar, Seni görmüyorlar.” Yüce Allah: “Ya o kullarım, Beni görseler nasıl olurlar?” Melekler: “Eğer onlar, Seni görselerdi, Sana karşı ibadet ve taatları, zikir ve tesbihleri, temcid ve tahmidleri daha şiddetli ve daha ziyade olurdu.” Allah Teâlâ: “O kullarım Benden ne diliyorlar?” Melekler: “Cennet istiyorlar.” Allah Teâlâ: “Peki onlar, cenneti görmüşler mi?” Melekler; “Hayır, görmemişler.” Yüce Allah: “Ya onlar, cenneti görselerdi ne yaparlardı?” Melekler: “Eğer onlar cenneti görselerdi, ona karşı, iştiyakları daha çok, talepleri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu.” Allah u Teâlâ: “O kullarım, neden istiaze ediyorlar?” Melekler: “Cehennem ateşinden.” Yüce Allah: “Onlar Cehennemi görmüşler mi?” Melekler: “Hayır, vallahi onu görmemişler” Yüce Allah: “Ya onu görselerdi, ne yaparlardı?” Melekler: “Ondan daha çok sakınırlar ve ondan daha çok korkarlardı.” Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Ey meleklerim, Ben, sizleri şahid tutuyorum ki, Ben, o zikreden kullarımı mağfiret ettim.” diye buyurur. Meleklerden biri: “O zikredenlerin arasında filan kişi var ki, o zikredenlerden değildi. O bir haceti için gelip o zikir Meclisine oturmuştu.” der.

Allah u Teâlâ: “O Mecliste oturanlar, öyle kemâl sahibi kimselerdir ki, onlarla birlikte oturan kimseyi de affettim.” cevabını verir.

Bu bakımdan insan, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği konuşma ve beyan nimetinin şükrünü, Kur’an ve onun ulvi hakikatlerini okumak, başkalarına da tebliğ etmek, zikir ve tesbihle meşgul olmakla eda etmelidir. Zira onun söylediği her güzel söz, Allah’ a [Azze ve Celle] yükselmektedir. Bu husus Fatır suresi 10.ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir:

“Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah'a aittir. Güzel sözler ancak ona yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”

Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Nerede bir cemaat toplanır ve Allah’ı zikrederlerse, melaikeler onları kuşatır, etraflarında dönerler. İlahi rahmet onları kaplar ve Allah Teâlâ kendi katında olanlara onları anlatır.”

Zikrin ne kadar ehemmiyetli olduğu ve zikr-i ilahinin müminlerin necat ve felahına nasıl vesile olacağı Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] ‘ın kıssasından da açıkça anlaşılmaktadır: Cenab-ı Hak, Hazret-i Yunus İbni Matta’yı [Aleyhisselam] Ninova kasabası halkına peygamber olarak göndermişti. Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] onları Allah'a imana davet ediyor, ancak onlar onun davetine icabet etmeyip, Allah’ın emir ve yasaklarına uymuyor ve isyan üzere yaşıyorlardı. Sonunda Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] onlara kızmış ve üç gün sonra başlarına büyük bir azabın geleceğini söyleyerek aralarından ayrılıp gitmişti. Ninova halkı, başlarına gelecek felaketten dolayı Cenab-ı Hakk’a dua ve niyazda bulunmuş ve tevbe ederek O’na sığınmışlardı. Allah Teâlâ da onlardan azabı kaldırmıştı.

Bu husus Yunus suresi 98.ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir: “İman edip imanı kendisine fayda sağlayan bir kasaba olsaydı ya? Yunus'un kavmi müstesna. Onlar, iman ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalandırdık.”

Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] oradan uzaklaşınca bir gemiye binmişti. Derken gemi büyük bir fırtınaya tutulmuş ve dalgalara mukavemet edemez bir hale gelmişti. Yolcular arasında büyük bir panik, heyecan, endişe ve korku hâkim olmuştu. Bunun üzerine Yunus [Aleyhisselam]: “Bu gemi benim yüzümden batacak, siz beni denize atın ve kendinizi kurtarın.” dedi.

Geminin reisi: “Sen kimsin? Seni niçin denize atalım” deyince,

Yunus [Aleyhisselam]: “Ben Ninova halkına gönderilmiş bir peygamberim. Onlar beni dinlemedikleri için kızıp oradan uzaklaştım. Bir peygamber Allah’tan vahiy gelmeden kendi hevesine göre hareket edemez. Ben, Cenab-ı Hak’tan müsaade almadan kavmimi terk ettiğim için hata yaptım. Rabbim de beni cezalandırdı. Bu felaket benim yüzümden oldu.”

Geminin yetkilisi; “Biz bir peygamberi nasıl denize atarız.” Diyerek itiraz etti.

Yunus [Aleyhisselam]: “Öyle ise kura çekelim, kura kime çıkarsa onu denize atalım” dedi. İlk kur'a Yunus’a çıktı. Fakat onu denize atmak istemediler ve kurayı iki defa daha çektiler yine ona çıktı. Bu husus Saffat suresi 141. Ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir; “Kur'a çekmişti de yenilenlerden olmuştu.”

Derken Yunus [Aleyhisselam] kendini denize attı ve bir balık onu yuttu. Orada üç gün kaldı. Yunus [Aleyhisselam] balık için bir rızık olmadığı için onu incitmemiş, bilakis onun karnı, Hazret-i Yunus’a [Aleyhisselam] bir misafirhane olmuştu. Yunus [Aleyhisselam] balığın karnında; “Senden başka hiçbir İlah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum” diyerek pişmanlığını ifade edip, Cenab-ı Hakk’ı tesbih etti.

Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] balığın karnında Cenab-ı Hakk’ı tesbih edince melekler: “Ey Rabbimiz, bolluk ve ferahlık halinde seni tesbih eden kuluna acıyıp onu belâdan kurtarmayacak mısın? Şüphesiz Senin rahmet ve şefkatin sonsuzdur.” diye Cenab-ı Hakk’a niyaz ettiler. Allah u Teâlâ: “Evet, onu balığın karnından kurtaracağım.” buyurdu ve balığa emretti, o da Hazret-i Yunus’u [Aleyhisselam] denizin kenarına bıraktı. Bu husus Enbiya suresi 87-88. Ayet-i kerimelerde şöyle ifade edilir: “Zünnun’u da (balık sahibini) (hatırla). Hani o, (kavmine) öfkelenmiş olarak gitmişti de bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken o, karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka hiçbir İlah yoktur. Seni tenzih ederim. Muhakkak ben haksızlık edenlerden oldum” diye (Allah'a) niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip üzüntüden kurtarmıştık, işte inananları böyle kurtarırız.” Evet, Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] balığın karnına girinceye kadar sürekli olarak yapmış olduğu zikir ve tesbihleri balığın karnında da devam ettirmiş ve bu durum onun necat ve felah bularak sahil-i selamete kavuşmasına vesile olmuştur.

Bu husus Saffat suresi 144. Ayet-i kerimede şöyle ifade edilmektedir: “(Eğer Yunus) Allah’ı zikir ve tesbih edenlerden olmasaydı, kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.”

Bu hadise, şuurlu müminler için zikr-i ilahinin ehemmiyetini ortaya koyan en büyük bir misal ve bir ders-i ibrettir.

Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki, Yüce Allah kendisini hayatı boyunca tesbih ve zikir eden Hazret-i Yunus’u [Aleyhisselam] balığın karnından kurtardığı gibi, müminleri de kendisini zikir ve tesbih etmelerine mukabil, nefs-i emmarenin tehlikelerinden, şeytanın şerrinden, dünyevi ve uhrevi birçok sıkıntı, tehlike, meşakkat ve kederlerden kurtarıyor. Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hocamız, bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der: “(Eğer O) Hazret-i Yunus [Aleyhisselam] (vaktiyle çokça tesbih edenlerden) Allah Teâlâ'yı fazla zikredenlerden, namaz kılıp tesbih edenlerden, ibadet eden takva sahibi kullardan (olmasa idi.) bu müthiş faciadan kurtulamazdı, hayatta kalarak bir

daha kurtuluş sahasına varamazdı. Elbette ki, balığın karnında tekrar dirilecekleri güne kadar kalır, bir daha dünya yüzüne gelemezdi. İşte O'nun zühd ve takvası, fazlaca zikr ile tesbih ile meşguliyeti kendisi için bir kurtuluş vesilesi olmuştur. Bundan, başkaları da bir ibret dersi almalıdırlar.”

Zikrullahın dünyadaki mükâfatı bu derece olursa, ahiretteki mükâfatı elbette her türlü tasavvurun fevkindedir. Bu ise ebedi cennet hayatı ve onun en büyük semeresi olan rüyetullahtır.

ZİKRİN ÇEŞİTLERİ

Başta Kur’an-ı Kerim ve onun en büyük tefsiri olan hadis-i şerifleri okumak en büyük bir zikir olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’i anlamaya dair tahsil edilen ilimler de zikirdir.

Zikir, hem lisan ile hem hal ile hem de kalp ile yapılır. İnsan, lisanıyla zikrettiği gibi gözüyle, kulağıyla... v.s azalarıyla da zikredebilir. Yani, kâinata ibret nazarıyla bakar, onda teşhir edilen harika eserleri tefekkür eder, bütün duygu ve hislerini Cenab-ı Hakk’ın rızası dairesinde ve yaratılış gayesine uygun olarak istimal eder; böylece kâmil bir mümin olur.

Aynı şekilde ibadetin en ulvisi, en mukaddesi, Allah’a [Azze ve celle] karşı şükrün en mükemmel ifadesi, Cenab-ı Hakk’a yaklaşmanın ve rızasına mazhar olmanın, O’nu tazim, tesbih, zikir ve hamd etmenin en güzel yolu, en güzel vasıtası olan namaz da en büyük bir zikirdir. Ankebût suresi 45. Ayet-i kerimede mealen şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahy olunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük zikirdir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.”

Evet, Allah’ı [Azze ve Celle] hatırlamak ve anmak olan ayni zamanda O’nun en ulvî ve kudsî bir daveti olan namaz, elbette ki zikirlerin en büyüğüdür. Namaz, Cenab-ı Hakk’a dost ve yakın olmaya en büyük bir vesiledir.

İnsan hem kalp, hem de lisan ile Cenab-ı Hakk’ı zikrederse, tam manasıyla kâmil bir mümin olur.

İnsan zikre devam ettikçe batınî duyguları hayat bulur ve o zikir; vücudun bütün zerrelerine kadar sirayet eder. Zikir, gıda hükmünde olduğundan, insan ondan daima sürur ve neşe alır. Öyle bir hale gelir ki, celalde cemali, cemalde celali müşahede edebilir. Yani her hadisatın altında bir rahmet cilvesi olduğunu anlar. Birçok mürşit zikrin efdal olanının kalben yapılan zikir olduğunu ifade etmişlerdir. Allah’ın [Azze ve Celle] varlığını, birliğini, kudret ve azametini kâinatta temaşa etmek de akıl ve kalp ile yapılan bir zikirdir. İnsan kâinattaki acip, garip ve bedi olan sanat eserlerini tefekkür ederek ruhani bir neşeye nail olur.

Lisanen zikir, esma-i hüsnadan olan; “Ya Cemil, Ya Celil, Ya Latif, Ya Rahim, Ya Rahman, Ya Kerim, Ya Hayyu Ya Kayyum ...” gibi ism-i şerifleri söylemekle, Cenab-ı Hakk’ı tesbih, ta’zim ve takdis etmektir.

Cenab-ı Hakk’ın güzel isimleri olan Esma-i Hüsnayı vird edinmek ve onlarla niyazda bulunmak, duaların kabulüne vesiledir. Nitekim A’raf suresi 180. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Oysa en güzel isimler Allah’ındır. Bundan dolayı Allah’a onlarla dua edin.” Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Dualarınızda Ya zel-celali vel-ikram demeye dikkatlice devam edin”

Yine Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz bir adamın; “Ya zel celali vel ikram” (ey yüceliğin ve ikramın sahibi Allah’ım) diye dua ettiğini işitince şöyle buyurmuştur: “Haydi iste, duana icabet edildi.”

Hazret-i Ebu Hüreyre [Radıyallahu Anh]’den rivayet edildiğine göre, Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz, bir işe fazla önem verdiği zaman gözlerini gökyüzüne çevirir; “Subhanallahil azim” derdi. Duada ısrar ettiği zaman da; “Ya hayyu ya kayyum” buyururdu.

Bu bakımdan, Cenab-ı Hakk’ın azamet ve kibriyasını ifade eden mukaddes kelimeleri sürekli tekrarlamak ve Kur’an-ı Kerimi devamlı okumak, insanın kalbine sürur ve inşirah verir. Aklına da istikamet verir.

Şunu da önemle ifade edelim ki, bir Müslüman Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimizin herhangi bir sünnetine ittiba etse, Cenab-ı Hakk’ı hatırlatması cihetiyle zikretmiş olur. Yani, sünnet-i seniyyeye ittiba etmek başlı başına bir zikirdir.

EN FAZİLETLİ ZİKİR HANGİSİDİR?

Zikrin en faziletlisi; “La ilahe illallah” lafzıdır. İhlâs ile bu mübarek ve mukaddes kelamı söyleyen bir insan, ebedi saadete giden yola girmiş olur. Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz şöyle buyurur: “Benim ve diğer Peygamberlerin söylediği en faziletli kelam, La ilahe illallah sözüdür.”

Hazret-i Ali [Radıyallahu Anh] Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimizden; “Allah’a en yakın ve kullara en kolay olan yolu” göstermesini istemiş. Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz de; “La ilahe illallah” zikrini telkin etmiş ve bu tavsiyesini üç defa tekrarlamışlardır.

Bazı mürşitler de “Zikrin efdali La ilahe illallah’tır.” demişler, bunu tarikatlarında rükn-ü azam ve vird-i zeban kabul ederek müritlerine telkin etmişlerdir. İnsan her zaman nur-u imanını bununla tecdid eder ve tazeler. Nitekim Peygamber [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Efendimiz: “İmanınızı La ilahe illallah diyerek tazeleyin.” buyurmuşlardır.

Resul-i Ekrem Efendimiz [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]: “Ey Ebu Hüreyre! Yapmış olduğun her amel kıyamet günü tartılacaktır. Yalnız şehadet kelimesi tartılmaz. Zira

sıdk ve ihlâs ile bu kelimeyi söyleyen kişinin mizanının bir kefesine bu, diğer kefesine de yer ve gökler bütün içindekilerle beraber konsa, şehadet kelimesi onlardan ağır gelir.” Buyurdu.

“Sıdk-ü ihlâs ile ‘Lailahe illallah’ diyen kimse yer dolusu günah ile de gelse, Allahu Teâlâ onu affeder.”

“Her namazın peşinden otuz üç kere Sübhanallah, otuz üç kere Elhamdülillah, otuz üç kere de Allahu Ekber dedikten sonra “La ilahe illallahü vahdehula şerike leh. Lehül mülkü ve lehül-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir” diyen kimsenin günahları denizköpüğü kadar olsa da mağfiret olunur.”

Selam ve dualarla….

Ramazan TOPCAN Balıkesir İl Müftü Yardımcısı


Eğitim

ÇOCUK EĞİTİMİNDE YAPILAN HATA VE İHMALLERİN TELAFİSİ OLMADIĞI GİBİ FATURASI DA ÇOK AĞIR OLUR

ÇOCUK EĞİTİMİNDE YAPILAN HATA VE İHMALLERİN TELAFİSİ OLMADIĞI GİBİ FATURASI DA ÇOK AĞIR OLUR ÇOCUK EĞİTİMİNDE YAPILAN HATA VE İHMALLERİN TELAFİSİ OLMADIĞI GİBİ FATURASI DA ÇOK AĞIR OLUR

RAMAZAN-I ŞERİF, KUR’AN-I KERİMLE YÜZLEŞMEKTİR

RAMAZAN-I ŞERİF, KUR’AN-I KERİMLE YÜZLEŞMEKTİR RAMAZAN-I ŞERİF, KUR’AN-I KERİMLE YÜZLEŞMEKTİR

Tüm Fotoğraflar    

  02.10.2020
 

02.10.2020..

İzlenme: 5

   
  01.10.2020
 

01.10.2020..

İzlenme: 9

   
  30.09.2020
 

30.09.2020..

İzlenme: 14

   
  29.09.2020
 

29.09.2020..

İzlenme: 17

   
RAMAZAN TOPCAN RAMAZAN TOPCAN
RAMAZAN-I ŞERİF, KUR’AN-I KERİMLE YÜZLEŞMEKTİR
Azmi KANDEMİR Azmi KANDEMİR
RİZE VE RİZELİYİ SEVEN BİR REKTORA İHTİYAÇ OLDUĞUNU BASINDAN ÖĞRENDİM
Orhan Yazıcılar Orhan Yazıcılar
RİZEYE: RİZEYİ VE RİZELİYİ SEVEN BİR REKTÖR LAZIM!...
reşat tula reşat tula
ORDU’DA HARAÇ DÜZENEĞİ Mİ VAR?
B.ALİ KAVALCI B.ALİ KAVALCI
ALMANYA ACI VATAN ADAMA HİÇ GÜLMEYİ

  •  
  •  
  •  

  • Bugün haber eklenmedi.

  • Son 7 gün haber eklenmedi.

  • Bu ay haber eklenmedi.

Tüm videolar